|
Harran
Şanlıurfa'nın 44 kilometre
Güneydoğusundadır. Her yıl binlerce yerli ve
yabancı turist tarafından ziyaret edilen
tarihi Harran Kenti, kendi adıyla anılan
Harran Ovası merkezinde kurulmuştur. 3392
sayılı kanunla 19.6.1987 tarihinde ilçe
merkezi olmuştur. İl merkezine 44 km.
mesafededir. 76 köyü vardır. 2000 yılı Genel
Nüfus Sayımına göre ilçenin nüfusu 56 bin
376' dır. ( İlçe merkezi nüfusu 8 bin 608,
köy nüfusu ise 47 bin 768 )
Harran dünya üzerinde şehir olarak kurulmuş
ilk yerleşim merkezidir. Evler, topraktan
bağımsız değil, sanki toprağın bir ürünüymüş
gibi yerden birer yükselti şeklindedir.
Konik damları, kalın duvarları, toprak
zemini ve camsız pencereleriyle yakıcı
sıcağın etkilerini azaltmaya çalışırlar.
Tevrat'ta Hârân olarak geçen yerin burası
olduğu söylenilir. İslam tarihçileri kentin
kuruluşunu Nuh Peygamberin torunlarından
Kaynan'a veya İbrahim Peygamberin kardeşi
Aran'a (Haran) bağlarlar. 13.yüzyıl
tarihçilerinden İbn Şeddad, Hz. İbrahim'in
Filistin'e gitmeden önce bu şehirde
oturduğunu yazmaktadır. Bu nedenle Harran'a
Hz. İbrahim'in kenti de denildiğini,
Harran'da İbrahim Peygamberin evinin, adını
taşıyan bir mescidin, onun otururken
yaslandığı bir taşın varolduğu
söylenmektedir.
Harran tarihiyle ilgili en doğru bilgiler
arkeolojik kazılardan elde edilen
buluntulara dayanmaktadır. Harran adına ilk
defa, Kültepe ve Mari'de bulunan M.Ö. II.
bin başlarına ait çivi yazılı tabletlerde
"Har-ra-na" veya "Ha-ra-na" şeklinde
rastlanılmaktadır. Kuzey Suriye'de bulunan
Ebla tabletlerinde ise Harran'dan "Ha-ra-na"
olarak bahsedilmektedir. M.Ö. II. binin
ortalarına ait Hitit Tabletlerinde,
Hitit'lerle Mitanni'ler arasında yapılan bir
anlaşmaya Harran'daki Ay Tanrısının (Sin) ve
Güneş Tanrısının şahit tutulduğu
belirtilmektedir.
Bu tarihi belgelerden anlaşıldığına göre,
Harran adı 4.000 yıldan beri değişmeden
günümüze kadar gelmiştir. Harran adı,
Sümerce ve Akatca "Seyahat-Kervan" anlamına
gelen "Haran-u" dan gelmektedir. Bazı
kaynaklar bu kelimenin kesişen yollar veya
çok şiddetli sıcak anlamına geldiğini de
kaydetmektedirler.
Harran; Ay, Güneş ve gezegenlerin kutsal
sayıldığı eski Mezopotamya putperestliğinin
(Sabiizm) önemli merkezi olması yönüyle ünlü
idi. Bu nedenledir ki Harran'da Astronomi
ilmi çok ilerlemiştir. Urfa'nın
Hıristiyanlığın en önemli merkezlerinden
biri haline gelmesine karşılık, Asur, Babil
ve Hitit devirlerinden beri Harran'da süre
gelen Sabiizm varlığını M.S. İI. yüzyıla
kadar sürdürebilmiştir. Bu nedenle
Hrıstiyanlar Harran'a Putperest şehri
anlamına gelen "Hellenopolis" adını
vermişlerdir. Dünyadaki üç büyük felsefe
ekolünden birisi "Harran ekolü"dür.
M.Ö. 1000'e kadar inen tarihiyle Harran 11.
yüzyıla kadar büyük bir bilim merkezi
durumundaydı. Zira, Abbasi Hükümdarı Harun
Reşid'in yaptırdığı, dünyaca ünlü Harran
Üniversitesi buradaydı. İlkçağ felsefe
ekolünün merkezi ve daha sonra Arap düşünce
sisteminin kaynağı olan bu üniversiteden
bugüne yalnızca gözetleme (astronomi) kulesi
kalmıştır. Harran Üniversitesinde sürdürülen
bilimsel çalışmalar din, gökbilim, tıp,
matematik ve felsefe olmak üzere beş bölüme
ayrılmıştı. Felsefede ağırlığın Platon,
Aristoteles, Plotinos gibi bilginlerde
olduğu görülmüştür. Harran Üniversitesinde
Farabi'nin de kısa bir süre öğrenim gördüğü
biliniyor. Bugüne kadar ulaşan toprak üstü
kalıntıların çoğu İslamiyet Dönemi'ndendir
ve kazıları hala sürmektedir. Sin
Tapınağı'yla ünlü, Sabilik Tarikatının
geliştiği Harran'da geçmişte Ay Tanrısı
Sin'e tapıldığı bilinmektedir.
Harran'da bir çok büyük bilgin yetişmiştir.
Devrin, en büyük Matematikçilerinden,
Tabiplerinden ve Yunan filozoflarının
eserlerini Arapça'ya çevirenlerden 821
doğumlu Sabit bin Kurra, dünyadan aya olan
uzaklığı doğru olarak hesaplayan Battani
(Avrupalılar Albetegni veya Albatanius
derler), Yunan filozoflarının maddenin
bölünebilen en küçük parçasının (atom)
parçalanamaz olduğuna dair iddialarını kabul
etmeyen, oysa bölünmez kabul edilen bu
parçanın müthiş bir enerji ile parçalanarak
Bağdat gibi bir şehri yıkabileceğini
söyleyen ve böylece Atomun mucidi sayılan
Cabir bin Hayyam, Din bilgini Şeyhülislam
İbni Teymiye Harran'daki okullarda yetişmiş
dünyaca ünlü bazı alimlerdir.
HARRAN EVLERİ
Harran'ın turistler tarafından en çok
ilgi çeken yanı, küllah biçimindeki konik
tipi evleridir. Harran denilince hemen bu
evler akla gelir. Harran evlerinin
oluşturduğu ilginç mimari dokuya dünyanın
hiçbir yerinde rastlanılmamaktadır. Harran
harabelerindeki antik mimari kalıntılardan
toplanan tuğlalarla köylüler tarafından
yapılan bu evler, kare bir alanın üzerini
örten küllah biçiminde bir kubbeden
oluşmaktadır. Yanyana gelen tek kubbeler iç
kısımda kemerlerle birbirine bağlanmış ve
içeride geniş bir oturma mekanı elde
edilmiştir. Bölgenin iklimine uyumlu olan bu
evler yazın serin kışın ise sıcaktır.
Harran'ın bu evlerinde tavukların daha çok
yumurtladığı, at gibi bazı hayvanların daha
uysal olduğu, kuru soğanların daha çabuk
filizlendiği, yiyeceklerin bozulmadığı halk
arasında söylenmektedir.
ŞEHİR SURLARI
Harran'ı çevreleyen, yaklaşık 4 km.
uzunluğundaki şehir surları, bugün
görülebilir bir şekilde ayakta durmaktadır.
187 adet burcu bulunan surların, batıda
Halep Kapısı, kuzeyde Anadolu Kapısı, doğuda
Aslanlı Kapı, Musul Kapısı ve Bağdat Kapısı,
güneyde Rakka Kapısı olmak üzere toplam altı
kapısı vardır. Bu kapılardan Halep Kapısı
ayakta olup diğerleri yıkılmıştır.
HARRAN KALESİ
Kentin güneydoğusunda yer alan Harran
Kalesi şehir surlarına bitişik olarak inşa
edilmiştir. Çeşitli dönemlerde hükümdarlık
sarayı olarak kullanılan üç katlı kale yer
yer yıkılmış bir durumdadır. 1059 yılında
İslam devletlerinden Fatimiler tarafından
restore edilerek yenilenen Harran Kalesi'nin
esas inşa tarihi bilinmemektedir.
HARRAN ULU CAMİİ
Harran Höyüğünün kuzeydoğu eteğinde yer
alan Ulu Cami, Emevi Hükümdarı II. Mervan
tarafından 744-750 yılları arasında
yaptırılmıştır. Bazı kaynaklarda "Cami-el
Firdevs" (Cennet Cami) veya "Cuma Camii"
olarak ta geçer. Harran Ulu Cami Anadolu'nun
en eski, en büyük ve en zengin taş süslemeli
camisidir. Mihraba paralel üç sütun sırayla
dört sahına ayrılmış olan cami kubbesinin
bulunmadığı, üzerinin tamamen ahşap çatıyla
örtülü olduğu bir yangın neticesinde bu
örtünün çöktüğü arkeolojik kazılardan elde
edilen buluntulardan anlaşılmıştır. Bugün
caminin kitabeli doğu duvarı, kıble duvarı,
mihrabı, cami iç mekanına giren orta kemeri
ve kare gövdeli minaresi ayaktadır. Zengin
taş süslemeli çok sayıdaki sütun başlığı ve
kemer taşları gibi mimari parçalar caminin
kalıntıları arasındadır.
ŞEYH HAYAT-EL HARRANİ TÜRBESİ VE CAMİİ
Şeyh Hayat-el Harrani 12. Yüzyılda
yaşamış İslam'ın ermiş ve alimlerindendir.
MS 1185 tarihinde Harran'da vefat edince
türbesi 1195 tarihinde Harran surlarının
kuzeybatı tarafında ve sur dışındaki
mezarlığa inşa edilmiştir. Türbe çok sayıda
ziyaretçi çekmektedir. Hz. İbrahim'in babası
Azer (Tarah)'in de buraya defnedildiği
söylenmektedir. Türbenin güneyine bitişik
olarak camii bulunmaktadır.
HAYÂT BİN KAYS EL-HARRÂNÎ
Harrân'da yetişen evliyânın
büyüklerinden, âriflerin ileri
gelenlerinden. Nesebi; Hayât bin Kays bin
Kahhâl bin Sultan el-Ensârî el-Harrânî'dir.
Urfa'ya bağlı Harrân kazasında doğup
yetiştiği için "Harrânî" nisbeti ve "Şeyh-ül-Kıdve"
lakabı ile meşhûr oldu.
Doğum târihi hakkında, kaynaklarda bir
bilgiye rastlanamamıştır. Ömrünün 50
senesine yakınını Harrân'da geçirmiş büyük
bir velîdir. İnsanlar ve bâzı sultanlar, onu
ziyâret edip duâsını alırlar, onunla berâber
olmakla bereketlenirlerdi. Yüksek hâllerin
ve erâmetlerin sâhibi olup, ehliyeti, ihlâsı,
iffeti yanında, dînine çok bağlı bir zât
idi. Cömertliğiyle meşhûrdur. 1185 (H.581)
yılında orada vefât etti. Harrân'ın dışına
defnedildi. Kabri, ziyâretçilere açıktır.
Hayât bin Kays hazretleri büyük himmet
sâhibi olup, yüksek makamlara kavuşmuştu.
Keşf ve kerâmetleri, açık ve meydanda bir
zât idi. Allahü Teâlâ'ya yakınlık derecesi
bakımından yüksek bir mevkide bulunuyordu.
Hakîkat ilimlerinde derin bilgisi vardı.
Sayısız kerâmetleri yanında, hikmetlerle
dolu, yüksek hakîkatleri açıklayan sözleri
çoktur. İlimde ve tarîkatta o kadar
yükselmişti ki, himmet ve tasarrufları"
Yed-i Beyzâ"ya benzetilirdi.
Yed-i Beyzâ, Mûsâ aleyhisselâmın mûcize
olarak gösterdiği beyaz ve parlak olan sağ
eli olup, istediği vakit yakasına sokup
çıkardıkça, güneş gibi bir ilâhî nur
parlamaya başlardı. Düşmanları bu nûr-i
ilâhîyi görünce, kaçıp dağılırlardı. Bu
tâbir, mecâz olarak, kerâmet ve hârikulâde
hâller ve meziyetler hakkında da
kullanılırdı.
O, her yönden ilim ve hâl sâhiplerine ışık
tutmuş ve kendisine ilim, hâl ve zühd
yönünden reislik verilmiştir. Bu hususlarda,
pek çok velî kendi talebelerinin terbiyesini
ona havâle etmişler ve onun sâyesinde nice
kimse makam ve hâl sâhibi olmuştu. Ondan
sayısız kimse ders ve feyz almıştı.
Yetiştirip mezûn ettiği talebelerinin sayısı
da hayli kalabalıktır. Yetiştirmiş olduğu
talebeler, karanlık bir gecede parlayan
yıldızlar misâlî, seçilmiş ve kerâmet ehli
zâtlardır.
Evliyânın büyüklerinden birçoğu, onun
hâllerini beğenip, söylediklerini tekrar
etmişler ve birçok âlim de, onun büyüklüğünü
her vesîle ile dile getirmiştir. Âlim ve
câhil, herkes ondan istifâde etmiş, Harrân
halkının başı sıkıştığında ona
başvurulmuştur. Meselâ Harrân Ovasında,
bazen günlerce suyun damlası bulunmaz
olurdu. Halk, bunun çaresini bulmuştu. Hemen
Hayât bin Kays hazretlerine koşar, onun
duâsını alır, duâsının himmet ve bereketiyle
yağmur yağar, halk susuzluktan kurtulurdu.
Bu hususta onun yardımları saymakla
bitirilemez. Sultan Nûreddîn Zengî onu
ziyâret edip, hıristiyanlara karşı yaptığı
cihâdda azim ve gayretini kuvvetlendirince,
onun muvaffak olması için duâ ederdi. Sultan
Selâhaddîn-i Eyyûbî de ziyâret eder, ondan
duâ isterdi. Duâsını alarak yaptığı harbi
kazanırdı.
Hayât bin Kays el-Harrânî hazretlerinin
oğlu Ebû Hafs Ömer şöyle anlatır:
Şeyh Zagîb er-Rahâbî, babamın ziyâretine
gelmişti. Babam ise, sabah namazından sonra
evinin kapısında oturmuş, kendi işi ile
meşgûl oluyordu. Zagîb er-Rahâbî gelip
kapının diğer tarafına oturdu. Babam, onunla
hiç konuşmadı. Şeyh Zagîb, buna alındı ve
içinden: "Tâ Rahâbe'den geldim de, bana hiç
iltifât edip konuşmadı. Hiç böyle olur mu?"
diye düşündü. Babam ona hemen şöyle
seslendi: "Benim hakkımda kalbinden
geçirdiğin şu îtirâzından dolayı, sana bir
zarar geleceğinden korkuyorum. Bunun dış
âzâlarında mı, yoksa iç âzâlarında mı
meydana gelmesini istersin?" O da: "Dış
âzâlarımda olsun" deyince, babam elini
uzattı, o ânda gözlerinden bir tânesinin
şekli ve yeri değişip rahatsızlandı. Adam
kalkıp hürmet gösterdi ve oradan ayrıldı ve
memleketi olan Rahâbe'ye döndü. Birkaç sene
sonra, kendisine bir yerde tesâdüf
ettiğimde, gözünün iyileşmiş olduğunu
gördüm. Sebebini sorunca: "Bir zikir
halkasına iştirâk ettim. Orada babanızın
talebelerinden biri ile görüştüm. Ellerini
hasta gözüme koyunca, hemen iyileşip eski
hâline döndü" diye cevap verdi ve " O gün,
baban benim gözüme parmağı ile işâret ettiği
zaman kalb gözüm açılmış, onun feyzi ile
birçok garîb şeyler görmüştüm" dedi.
Harrân'da bir câmi yapılıp, sıra mihrâba
gelince, kıble husûsunda Hayât bin Kays
hazretleri ile câmiyi yapan zât arasında
ihtilâf çıktı. Sonunda Hayât bin Kays
ustaya: "Önüne bak, kıbleyi göreceksin!"
buyurdu. O zât da, önüne baktığında Kâbe'yi
karşısında gördü ve düşüp bayıldı. Bir gün,
Hayât bin Kays hazretleri ile
berâberindekiler, yolculuğa çıkmışlardı.
Yorulunca, bir yerde dinlenmek istediler.
Ümm-i Gâylân denilen bir ağacın altında
istirahate çekildiler. Bir aralık
hizmetçisi, Hayât bin Kays'a; "Ben, hurma
yemek istiyorum" deyince; ona: "Şu ağacı
salla, hurma düşer ve yersin" buyurdu.
Hizmetçi; "Bu ağaç Ümm-i Gâylân denilen bir
ağaçtır, hurma ağacı değildir" dedi. Hayât
bin Kays hazretleri, "Ben sana o ağacı salla
diyorum" deyince, hizmetçi ağacı sallamak
zorunda kaldı. Ağacı sallayınca, misk gibi
yaş hurma dökülüverdi. Dökülen hurmaları
yediler, doydular ve sonra kalkıp gittiler.
Sâlih bin Gânim bin Ya'lâ isimli bir zât:
"Güzel bir günde, Yemen'den Hind Denizine
bir sefere çıkmıştı. Gemi denizin ortasına
gelince, şiddetli esen fırtına ve dalgalara
tutuldu. Gemi hasara uğrayıp delindi ve
battı. Salih bin Gânim, bir tahta parçasına
tutunarak, kimsenin yaşamadığı bomboş bir
adaya ulaştı. Çok gezdiği hâlde hiç kimseyi
göremedi. Orada bir mescid görüp, içeriye
girdi. Mescidde bulunan dört kişi, kıbleye
yönelmiş, tâat ve zikir ile meşgûl idi.
Selâmlaştıktan sonra hâlini hatırını
sordular. O da, soranların hâllerini
müşâhedeye devâm etti. Yatsı namazı
vaktinde, Hayât bin Kays hazretleri içeriye
girdi. Onların yanına yaklaşıp selâm verdi.
Namaz kılmak için öne doğru geçti. Onu imâm
yapıp, yatsıyı cemâatle kıldılar. Sabaha
kadar ibâdet, tâat ve zikir ile meşgûl
oldular. Sabah namazı da kılındı. Namazdan
sonra, Hayât bin Kays hazretlerinin; "Ey
tövbe edenlerin sevgilisi. Ey âriflerin
neşe, sevinç kaynağı. Ey âbidlerin
gözbebeği. Ey yalnızların dostu. Ey
sığınanların sığınağı ve ey ümidini
kesenlerin dayanağı. Ey sıddîkların
kalblerinin kendisine meylettiği ve
sevgililerinin kalblerinin kendisiyle dost
olduğu ve korkanların himmetinin kendisine
bağlandığı yüce Rabbim" diye münâcâtta
bulunup, yalvardığını işitti. Sonra ağladı.
O sırada etrâfı aydınlatan nurlar gördü.
Onlar sebebiyle, ayın on dördündeki
parlaklık gibi her taraf aydınlanmıştı.
Sonra Hayât bin Kays mescidden: "Sevenin,
sevgiliye gitmesi, büyük bir iştir. Çünkü,
kalbte korkulardan meydana gelen dehşetli
üzüntü vardır. Ey sevgili. Ben ıssız çölleri
yürüyerek katediyorum. Karşılaştığım bütün
ovalar ve dağlar, beni hep sana gönderiyor"
mânâsındaki beyitleri söyleyerek çıkıp
gitti.
Orada bulunanlar, Sâlih bin Gânim'e:
"Bu zâta tâbi ol" dediklerinde, peşine
takıldı. Yer ve gök, denizler ve dağlar,
sahrâlar, onun ayağı altında dürülüyordu. O,
her adımını atışında, "Yâ Rabbî! Hayât'a
hayat ver" diyordu. Az zaman sonra, bir anda
yeryüzü katlanıp, hemen Harrân'a geldiler.
Oradakiler henüz sabah namazını
kılıyorlardı."
Ebû Abdullah el-Kureşî diyor ki:
"Vefâtlarından sonra kabirde, hayatlarındaki
gibi kerâmetleri ve tasarrufları devam eden
dört evliyâ gördüm. Bunlar: Ma'rûf-i Kerhî,
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî, Ukayl-i Münbecî
ve Hayât bin Kays el-Harrânî hazretleridir."
Hikmetlerle dolu, kalblere tesir eden
sözlerinden bâzıları şunlardır:
"Kalbinde, Allah korkusu bulundurmak ve
sıddîklerin hâlleri ile hâllenmek isteyen
kimse, her işinde sünnet-i seniyyeye
yapışmalı, onu mutlaka yerine getirmeli ve
helâl lokma yemelidir. İnsanın meleklik
sıfatından mahrûm olması; haram yemesi ve
Allahü Teâlâ'nın yarattıklarına eziyet
etmesi sebebiyledir."
"Kalb yumuşaklığını, Allah adamı olan
evliyânın sohbetlerine devâm etmekte
aramalıdır. Kalb nûrunu da, sohbete olan
gayreti devâm ettirmede aramalıdır."
"Sâdık talebenin alâmeti şudur: Bir ân bile,
Rabbini zikretmekten, O'nu hatırlamaktan
ayrılmamalı ve O'nun hakkını gözeterek, farz
ve sünnetlere devâm etmeli, dünyânın geçici
zevklerinin sevgisini kalbe sokmayıp atmalı
ve kalbinde dâimâ cenâb-ı Hakk'ın sevgisini
bulundurmalıdır"
"Haramlardan sakın ve dünyâya düşkün olma.
Zühde, ibâdet etmek niyetiyle sarılmalı,
yoksa kendisinin zühd sâhibi olduğunu
gösterip, dünyâlıklara kavuşmak için onu
vesîle etmemelidir."
"Muhabbet, yâni Allahü Teâlâyı sevmek,
mârifetin (yâni O'nu tanımanın) ve Hakk'a
giden yolun en büyük nişânıdır. Bâkî, sonsuz
var olan sevgiliye, muhabbet ile kavuşulur."
HARRAN HÖYÜĞÜ
Harran kentinin ortasında yer alan
höyükte, ilk arkeolojik araştırmalara 1951
yılında Türk-İngiliz ortak çalışmalarıyla
başlanmıştır. O tarihten 1983 yılına kadar
bu tarihi kent arkeologların gözünden ırak
olmuştur. 1983 yılında arkeolog Dr. Nurettin
Yardımcı başkanlığındaki bir heyetle
arkeolojik kazılara yeniden başlanmıştır.
Harran Höyüğünde MÖ III. Binden MS 13.
Yüzyıla kadar çeşitli buluntulara
rastlanmıştır. Bu buluntular içerisinde en
önemlisi Babil Kralı Nabonid dönemine ait
olan çivi yazılı keramik parçalardır. Bu
keramiklerde Kral Nabonid'den ve Harran'daki
Sin Mabedinden bahsedilmektedir. Kazılar
halen devam etmekte olup bulunan eserler
Şanlıurfa müzesinde teşhir edilmektedir.
HAN-EL BA'BÜR KERVANSARAYI
Eyyübiler dönemine ait olan bu
kervansaray Harran ören yerinin 20 km.
doğusundaki Göktaş köyünde bulunmaktadır.
Yolu şose olup otomobil ve otobüsle
gidilebilir. Tamamı 65x66 m.lik bir alan
üzerinde inşa edilmiştir. Kervansaray'ın
kuzey cephesindeki portal kitabesinde
1128-1129 tarihindeki El Hac Hüsameddin Ali
Bey İmad Bin İsa tarafından yaptırıldığı
yazılıdır. Ticaret kervanlarının konaklaması
için inşa edilmiş olan Han-el S Ba'rür,
klasik Selçuklu kervansarayları
planlarındandır. Giriş eyvanının sağında
mescit, solunda muhafız odası bulunur. Kare
avlunun etrafı ahırlar, kışlık ve yazlık
odalarla çevrilmiştir. Kuzey batı köşesinde
ise hamam bulunmaktadır. Düzgün kesme
taşlardan bir kale görümünde inşa edilmiş
olan bu tarihi yapı günümüzde harap bir
durumdadır.
ŞUAYB ŞEHRİ HARABELERİ
Harran'a 45 km, Han-el Ba'rür
Kervansarayına 25 km mesafede tarihi bir
kent kalıntısıdır. Yolu şosedir, otobüsle
gidilebilir. Buradaki yüzlerce kaya mezarı
üzerine kesme taşlardan yapılar inşa
edilmiştir. Bu yapıların bazı duvar ve temel
kalıntıları günümüze kadar gelebilmiştir.
Oldukça geniş bir alana yayılan bu tarihi
kentin etrafı yer yer izleri görülebilen
surlarla çevrilidir. Şuayb Şehri harabeleri
arasında bir mağara ev, Şuayb Peygamberin
makamı olarak çok sayıda ziyaretçi
çekmektedir.
SOĞMATAR HARABELERİ
Harran'a 60 km, Şuayb Şehri'ne 15 km
uzaklıktadır. Yolu şosedir. Otomobil ve
otobüsle gidilebilir. Soğmatar'da bir höyük
ve bunun üzerinde MS II. Yüzyıla ait kalenin
duvar ve burç kalıntıları ile köy içerisinde
tapınak kalıntıları bulunmaktadır. Kökü
Harran Sin kültürüne dayanan Sabiizmin ve
baştanrı Marilaha'nın kültür merkezi olduğu
bilinen Soğmatar ören yerinin en önemli
kalıntısı baştanrı ve mukaddes gezegenlere
ibadet edilerek kurban kesilen açık hava
mabedidir.Kayadan oyma diğer bir mağara
mabedin duvarlarında o dönemden kalma
yazılar ve gezegenleri tasvir eden insan
rölyefleri bulunmaktadır. Ayrıca kalenin
batısında bulunan açık hava mabedi
üzerindeki kayalarda tanrıları tasvir eden
insan rölyefleri ve yazıları işlenmiştir.
EYYÜB NEBİ KÖYÜ VE EYYÜP PEYGAMBER
TÜRBESİ
Soğmatar'dan Urfa-Mardin yoluna çıkar.
Viranşehir'e 5 km kala kuzeye sapılır.
Buradan 15 km asfalt yol ile Eyyüp Nebi
Köyü'ne ulaşılır. Burada Eyyüp Peygamberin
Türbesi, Hanımı Hz. Rahime Türbesi ve Hz.
Elyasa Peygamber türbesi bulunmaktadır.
Türbeler bakımsız ve harap bir haldeyken
1992 yılın Şanlıurfa Valiliği tarafından
başlatılan restorasyonlarla tümüyle yeniden
inşa edilmiştir.
AYN-EL ARUS
"Düğün Pınarı" anlamına gelen bir su
kaynağı ve gölcüktür. Urfa'nın 50 km
güneyinde, Harran'ın 20 km güney batısında,
Akçakale ilçesindedir. Yolu asfalttır.
Yarısı Türkiye'de diğer yarısı Suriye'de
kalmış olan bu su kaynağı vaha
görünümündedir. Hz. İbrahim ile Sara Halep'e
geçerken bu konaklama yerinde
evlenmişlerdir. Bu nedenle buraya düğün gözü
anlamında Ayn-el Arus denilerek halka
arasında anlatıla gelmiştir. Gölün bir diğer
adı ise "Ayn Halil-ür Rahman"dır. Bu da
Halil-ür Rahman kaynağı ve gözü demektir.
SİT ALANLARI
İlimiz, kültürel değerler bakımından
büyük bir zenginlik arzetmektedir. Kültürel
miras olarak adlandırılan bu değerlerin
korunması için ilk aşama tespit ve
tescildir. Bu nedenle ilimiz merkez ilçe ve
köylerinde 97 arkeolojik sit alanı tescil
edilmiştir. Bu 97 arkeolojik sit alanının
92'si Harran Ovası'nda bulunan höyüklerdir.
Diğer beşi de ilimiz merkez ile Birecik
İlçesi ve Harran İlçesini kapsamaktadır.
Ayrıca bölgemizde bu arkeolojik sit
alanlarının dışında Şanlıurfa, Harran ve
Birecik merkezlerindeki yerleşim alanlarının
bir bölümü kentsel sit olarak tescil
edilmiştir. Yine ilimiz merkez ve Birecik
İlçesi merkezinin bir kısmı da doğal sit
alanı olarak koruma altına alınmıştır.
Şanlıurfa Şebeke Mevkii, Kurtuluş Savaşı
nedeniyle tarihi sit alanı olarak tescil
edilmiş bulunmaktadır. Sonuç olarak 97
arkeolojik sit, 3 kentsel sit, 1 tarihi sit,
2 doğal sit alanı olmak üzere toplam 103 sit
alanımız koruma altına alınmıştır. İlimiz
merkez ve Birecik İlçesi merkezinde toplam
306 adet taşınmaz kültür varlıkları tescil
edilmiş ve bunların 1'i askeri yapı, 27'si
dinsel ve kültürel yapılar ve 278'i de sivil
mimarlık örneklerini içermektedirler.
|